Geçen gün mahallenin emektar pazarının girişinde durdum. Eskiden gürültüsüyle, neşesiyle, "Gel abim gel, kelepir bunlar!" sesleriyle çınlayan o pazar yeri gitmiş; yerine sessiz bir endişe, gergin bir bekleyiş çökmüş. İnsanlar tezgâhlara yaklaşmaya korkuyor. Etiketlere bakıp kafasını iki yana sallayanlar, tek bir domatesi bile tartar gibi eline alıp bırakanlar…
Hani bir laf vardır, "Çarşı pazar el yakıyor" diye. Artık sadece el yakmıyor, düpedüz cep deliyor, bütçe savuruyor, ocağa incir ağacı dikiyor.
Fileyi eline alıp pazara çıkan herkes aynı dertten muzdarip. Eskiden kiloyla alınan meyve sebze, artık taneyle, gramla hesaplanır oldu. Filelerin dibi görünmüyor ama cüzdanların dibi çoktan göründü. Pazarcı esnafına bakıyorsunuz, onlar da mutlu değil. "Biz de pahalıya alıyoruz abla/abi, mazot belli, hal fiyatı belli" diye dert yanıyorlar. Sattığı malı yerine koyamayan esnafla, evine bir poşet taze sebze götüremeyen vatandaş aynı tezgahın iki farklı tarafında çaresizce bakışıyor.
Mesele sadece mutfaktaki tencerenin kaynaması da değil üstelik. Bu hayat pahalılığı, toplumun neşesini, huzurunu, komşuluk ilişkilerini bile kemiriyor. Mutfakta yangın var diyoruz ya; o yangının dumanı artık salonlara, sohbetlere, gözlerin içindeki o yorgun ifadeye kadar sızmış durumda. İnsanlar geleceğe dair plan yapmayı bıraktı, günü nasıl kurtaracağını düşünmekten yoruldu.
Rakamlar, istatistikler, süslü ekonomi grafikleri ne derse desin; ekonominin gerçek göstergesi TÜİK raporları değil, vatandaşın pazar poşetidir. O poşet dolmuyorsa, o mutfakta çorba kaynarken hesap yapılıyorsa, kelimeleri süslemenin bir anlamı yok.
Çarşıda pazarda yangın var. Ve bu yangını söndürecek tek şey, vaatler değil; mutfağa, tezgâha ve cebe yansıyacak somut adımlardır. Aksi takdirde, önümüzdeki her mevsim bir öncekini aratmaya devam edecek.